Bugünkü krizin şifreleri Öcalan’a komploda…

 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik uluslararası 15 Şubat komplosu, 18 yılını geride bıraktı. Neredeyse çeyrek yüzyıla yaklaşıyor. O dönem Öcalan’ın deyimi ile “asırlık düşmanlar” bir araya gelmiştir.

“ABD’den Rusya Federasyonu’na, AB’den Arap Birliği’ne, Türkiye’den Yunanistan’a, Kenya’dan Tacikistan’a kadar birçok devlet komploya dahil olmuştu.”

Bu sözler Öcalan’a ait. Savunmalarında komployu çözümlemeye çalışırken, “Asırlık düşmanlar olan Türkler ve Yunanlıları birleştiren neydi?” diye soruyordu.

Öcalan, şu tespiti yapıyordu: “Tasfiye edilmem o günler için küresel politikalarına uygun düşmekteydi. Tarihinin çok önemli bir ekonomik krizini yaşayan Rusya’nın o dönemde çok acil krediye ihtiyacı vardı. Eğer derde derman olacaksa, bana karşı düzenlenen komploda yer alıp rolünü oynamaması için neden kalmayacaktı.”

Öcalan’ın tasfiye edilmesine karşı, tarihi bir direniş gösterildi. Kürtler yaşadıkları her yeri adeta alev topuna dönüştürdü. Köylerden, kasabalar, metropoller ve diasporaya kadar, dünyanın her yerinde eylemler yapıldı. En az 63 kişi bedenini ateşe verdi. Bu direnişler haftalarca kesintisiz bir şekilde sürdü, cezaevlerinden meydanlara taştı. “Güneşimizi Karartamazsınız” şiarıyla yapılan bu eylemlere, Rusya’daki tarihi “Kızıl Meydan” da tanıklık etti. Herkes hesaplarını yeniden yapmak zorunda kaldı.

Öcalan “Özgür İnsan” savunmasında, bu eylemlerden şu sonucu çıkarıyordu: “İsa çarmıha gerildiğinde etrafındakiler sadece ağlayabildi. Muhammed öldüğünde cesedi üzerinde üç gün iktidar tartışması yapıldı. Lenin öldüğünde kimse kendini öldürmedi. Ama tutuklanmam ve sonra teslim edilmem üzerine Kürt halkının evlatları, oğul ve kızlarının yüzlercesi kendilerini cayır cayır yakarlarken acaba ne demek istiyorlardı? Kendini bomba yapıp patlatanlar neye öfkelendiler? Hangi gerçekler bunu onlara yaptırıyordu? Önünü bizzat almasaydım binlercesi daha hazırdı. Bunlar özgürlük hareketinin bir yöntemi olarak değil, benim etrafımda gelişen olaylardı.”

Kürtlerin bir kez daha kurban edilmek istendiği 15 Şubat komplosunun üzerinden 18 yıl geçti. Bu öykü, yüzyıllık bir sorunun kristalleştiği bir dönemi anlatıyor. 15 Şubat komplosu, ağır bir adaletsizlik, derin bir ihanet ağı, çıkarlara kurban edilen insani değerler, kötülük üzerine yapılan uluslararası işbirlikçilik, çatışma ve savaş üreten bir kanlı hesapların öyküsüdür. Bu bitmemiş öykü, aynı zamanda inanılmaz bir direniş ve yıldan yıla büyüyen bir mücadelenin portresini sunuyor.

Kürt hareketi, geçen 18 yılı devam eden bir komplo süreci olarak değerlendiriyor. Sonuçlar, komploda yer alan güçlerin istediği gibi olmadı. Kürtler bugün hiç olmadığı kadar, geniş kazanımlara sahip. Yok edilmek istenen PKK hareketi, Kürdistan’ın dört parçasına geniş bir şekilde yayılmış ve öncülük ettiği çözüm projeleri önemli bir sempati kazanmış durumda.

15 Şubat 1999’da Öcalan’ın esaretiyle gerçekleşen komplo, her yıldönümünde yeniden sorgulanıyor. Bu konudaki çözümlemeler, bir halkın ve bölgenin kaderi açısından tartışmasız bir şekilde büyük önem arz ediyor.

Komployu kimler gerçekleştirdi, ne amaçlıyorlardı, hangi hukuksuz yöntemlere başvurdu, buna karşı Öcalan, PKK ve Kürt halkı nasıl direndi, hangi hesaplar bozuldu, hangileri zayıfladı, bu hesapları yapanlar bugün neyi planlıyor? Dün komploya dahil olanlar, bugün de Ortadoğu’dalar. Hem Ortadoğu’da hem de dünyada derin bir kriz yaşanıyor. Komplocu güçlerin izlediği politikalar, Ortadoğu’daki kanlı krizlerin ve çözümsüzlüğün temel sorumlusu olarak görülüyor. Bu açıdan 18 yıl önce yaşananları anlamak, bugün yaşananları anlamak ve karşı mücadeleyi güçlendirmek için hayati önemde görülüyor.

Peki bugüne nasıl gelindi? Öcalan, 1999’dan beri İmralı tek kişilik cezaevinde tutuluyor. Bu tecride yol açan komploda, Washinton ve Tel Aviv merkezi rol oynadı. Washington’dan Yunanistan’a uzanan geniş bir istihbarat ağı ve takip ardından, Öcalan korsanvari bir yöntemler Türkiye’ye teslim edildi.

Öcalan o dönemin koşullarını şöyle özetliyor: “O günlerin dünyası, küresel liberalizmin dünyayı fethetme savaşında şahlandığı günlerin dünyasıydı. Liberal faşizmin dünya çapında egemenliğini ilan ettiği yıllar yaşanmaktaydı. Politik açıdan ise, Ortadoğu hegemonik mücadelenin merkezi konumundaydı. Kürdistan üzerindeki mücadele hegemonik hesaplar açısından kilit roldeydi. PKK’nin ideolojik ve politik konumu hegemonik hesaplarla açık çelişki içindeydi. Dolayısıyla tasfiye edilmem bu hesapların önünün açılması anlamına geliyordu.”

Öcalan’a, 18 yıldan beridir tutulduğu İmralı’da hukuk üstü bir şekilde, tamamen siyasi amaçlar doğrultusunda ağır bir tecrit uygulanıyor. Kürt Halk Önderi, sürekli barışçıl bir çaba içerisinde olmasına ve bu yönlü somut girişimlerde bulunmasına rağmen, tüm dünya ile bağlantısı kesiliyor.

Kürt hareketi ve hukukçular açısından Öcalan, İmralı sisteminde bir “rehine” olarak tutuluyor. Öcalan, 27 Temmuz 2011’den bu yana, yani yaklaşık 6 yıldır avukatları ile görüştürülmüyor. Bu tecrit ardı arkası kesilmeyen, “gemi bozuk” ve “hava muhalefeti” gibi gerekçelerle uygulanıyor. Mevcut rejim, artık bu gerekçeleri de öne sürme ihtiyacı duymuyor, görüşmeye izin verilmeyeceği açık bir şekilde ifade ediliyor.

Bir çok kez barışçıl demokratik çözüm girişimlerine öncülük eden ve tarihi süreçler başlatan Öcalan, 6 Ekim 2014 tarihinden bu yana ailesiyle görüştürülmüyor. 2013’ün başında başlatılan son demokratik çözüm süreci de AKP hükümeti tarafından sabote edildi ve durduruldu. AKP iktidarı, barışçıl çözüm sürecini de kendi iktidarını pekiştirmenin bir aracı olarak kullanmak istedi. Bu hesaplar açığa çıkınca, hükümet, 5 Nisan 2015 tarihinden itibaren İmralı heyetine de görüşmeleri yasakladı. O günden beridir Öcalan’dan haber alınamıyor.

Öcalan yıllar önce savunmalarında komplo ile kendisinden arındırılmış bir Kürt hareketinin amaçlandığına işaret ediyordu. Öcalan’ın dış dünya ile bağlantısı her kesildiğinde, aynı tespit kendisini yakıcı bir şekilde hissettiriyor:

“Benim şahsımda PKK’nin ve Özgürlük Hareketi’nin bitirilişini sağlamak istiyorlardı. Cezaevi uygulamaları, AİHM ve AB’nin tüm yaklaşımları bu ana amaçla bağlantılıydı. Benden arındırılmış bir Kürt Hareketi aranıyordu. İğdiş edilmiş, efendilerinin hizmetinde olan geleneksel işbirlikçiliğin modern bir versiyonu oluşturulmak isteniyordu. Özellikle ABD ve AB’nin uzun vadeli çalışmaları bu doğrultudaydı.”

Ancak devlet kanadından gelen tüm engellemelere, sabotajlara, kanlı provokasyonlar, kentlerin yakılıp yıkılmasına ve savaş girişimlerine rağmen, Öcalan çözümüm temel adresi olarak kalmaya devam ediyor. 2015 ve 2016 yılları Öcalan’a tecridin ağırlaştırıldığı ve Türk hükümetinin savaşı derinleştirdiği bir yıl olarak hafızalara kazındı. AKP iktidarı, Kürt hareketini her alanda zayıflatmak ve ezmek için, savaş stratejileri oluşturdu.

7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP’nin tarihi başarısı ardından, yeni bir komplo süreci devreye konuldu. Benzeri görülmemiş bir baskı kampanyası başladı, seçimleri yok sayıldı, yeniden seçimlere gidildi. AKP’nin seçim hesaplarına uygun olarak, her şey düzenlendi. Milliyetçilik tırmandırıldı, toplum hiç olmadığı kadar kutuplaştırıldı, Kürt kentlerine tanklar ve bombalarla girilerek, geniş çaplı yıkımlar gerçekleştirildi. Binlerce insan katledildi. Bunların yüzlercesi bodrumlarda vahşi infazlara konu oldu.

Bu gerilim stratejisi sonucunda 15 Temmuz 2016’da bir darbe girişimi oldu. Erdoğan bu girişimi “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirdi ve kitlesel tutuklamalara başladı. Kürt siyaseti başta olmak üzere, tüm muhalif sesler hedef alındı. Ağır suçlar işlendi. Türkiye adeta üstü açık bir cezaevine dönüştürüldü. Bu savaş politikası, 24 Ağustos 2016’da bu kez, Rojava’yı askeri olarak hedef aldı. Cerablus üzerinden işgal harekatı başlatıldı. Tüm bu gelişmeler, hem Kürtler, Türkiye, hem de bölge açısından yeni bir dönemi ifade ediyor.

Bu gelişmeler aynı zamanda, Öcalan’ın dış dünya ile bağlantısı kesildikten sonra yaşandı. 2015’te başlayan yeni tecrit uygulaması ile birlikte planlar devreye konuldu.

Evet kriz derinleşti ve geniş bir alana yayıldı. Mısır’dan Libya’ya, Yemen’e, Suriye, Irak ve Türkiye’ye kadar tüm bölgeyi sarmış durumda. İç sorunlarını çözemeyen, aksine büyüten Türkiye bu gelişmelerle birlikte hiç olmadığı kadar tehlikeli bir kavşağa girdi. Çatırdayan ve dağılmakta olan bir devlet yeniden doğrultulmaya ve faşist karakteri güçlendirilmeye çalışılıyor.

Öcalan’ın 15 Şubat komplosu için yaptığı tespitler halen güncelliğini koruyor:

“Komplo benim şahsımda sadece Kürtlere değil, Türklere de yapılmıştı. Teslim ediliş biçimi ve bunda rol oynayanların niyeti terörün sona erdirilmesi ve çözüm olmayıp, bir yüzyıl daha sürecek anlaşmazlığın temelini derinleştirmekti. Beni komploya düşürmeleri bu niyetleri için ideal bir fırsat sunmuştu. Bu fırsatı sonuna kadar kullanmak isteyeceklerdi. Aksini düşünmek mümkün değildi.”

Öcalan İmralı sürecini, bu oyunu bozmak için ideal bir platform olarak değerlendirdi. Yoğun çaba harcadı. Sayısız kere barışa fırsat sundu. Projeler hazırladı, çözümün yolunu gösterdi, alternatif çözümler geliştirdi ve tehlikelere işaret etti. Öcalan bugün bölgeyi saran krizleri, yıllar önce görmüş ve uyarmıştı. Darbe mekaniğinden sürekli bahsederek, olası gelişmeler ve sonuçları üzerine yoğun tespitlerde bulunmuştu. Tarih Öcalan’ı trajik bir şekilde haklı çıkardı.

Bu açıdan 15 Şubat’ı anlamak, Öcalan’ın İmralı cezaevindeki benzersiz tecrit koşullarında çözüm çabalarını anlamak, bugün yaşanan süreçleri anlamak açısından büyük önem taşıyor. Kürt hareketi komplo sürecinin devam ettiğini söylerken, bunu tarihsel temelleri ve yakın geçmişteki tecrübelerinden hareketle ifade ediyor. Kürt hareketi ve öncülüğünün bu tarih bilinci, küresel sistemi kavrayış biçimi ve geliştirdiği çözüm perspektifleri, Kürtlerin bugünkü kazanımları ve direngenliğinin alt yapısını oluşturuyor.

Kürt hareketi, bugün Ortadoğu’da yaşananları üçüncü paylaşım savaşı olarak tanımlıyor. Öcalan, esaret altına alınmasıyla, Üçüncü Dünya Savaşı arasında doğrudan bağ kuruyor:

“Irak’ın işgal senaryosu da benim teslim edilmemle sıkı sıkıya bağlantılıdır. İşgal aslında bana yönelik operasyonla başlatılmıştır. Aynı husus Afganistan’ın işgali için de geçerlidir. Daha doğrusu, Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilişinin kilit adımlarından biri ve ilki bana yönelik olan operasyondu. Ecevit’in ‘Öcalan’ın niçin teslim edildiğini bir türlü anlamadım’ demesi boşuna değildi. Birinci Dünya Savaşı nasıl Avusturya Veliahdının bir Sırp milliyetçisi tarafından vurulmasıyla başlatıldıysa, bir nevi ‘Üçüncü Dünya Savaşı’ da bana yönelik operasyonla başlatılmıştı. Operasyondan sonraki süreci anlamak için operasyon öncesinde ve sırasında olup bitenleri iyice anlamak gerekir.”

Kürt hareketi PKK öncülüğünde, Öcalan’a yönelik komplodan çıkardığı dersler ve neredeyse yarım yüzyıla varan tecrübeleri ışığında, krizli Ortadoğu’ya çözüm geliştirmeye çalışıyor. Statükoda ısrar edenler ve Öcalan’ın uyarıları ve barış elini reddedenler ise, giderek daha derin bir girdaba sürükleniyor. Aynı güçler, kendileri ile birlikte Kürtleri ve tüm bölgeyi, tamiri zor çatışmalara ve kopuşlara sürükleme çabası içerisindeler. Türkiye Öcalan’a tecrit uygulayarak, kendisini tecrit etti. Türkiye, uluslararası alanda hiç olmadığı kadar tecrit olmuş durumda. Öcalan’ın uyarıları halen geçerliliğini koruyor, tıpkı ortaya koyduğu çözüm haritaları gibi. AKP ile Türkiye’nin seçtiği yol, daha fazla kriz, savaş ve geri dönüşü olmayan kopuşa doğru giderken, Kürtlerin öncülük ettiği demokratik özerklik ve konfederal çözüm, çıkışın adresini gösteriyor. Kürtlerin artık Ortadoğu’daki sorunların çözümünde kilit rol oynadığı herkesçe kabul görüyor. Bu noktaya getiren temel aktör ise Öcalan. Türkiye’yi ve bölgeyi yeni felaketlerden kurtarmanın anahtarı onun elinde. Öcalan’a 18 yıldır uygulanan tecrit ve bugün uygulamada olan faşizan politikalar, götüreceği noktayı görmek için, sadece son birkaç yılda yaşananlara bakmak yeterli. 2015’teki yeni tecrit dönemiyle başlayan sürecin sonuçlarını anlamak ve çıkışı bulmak için bir hafıza tazelemeye ihtiyaç var.