Said-i Kurdî’nin eserleri nasıl çarpıtıldı ?

Said-i Kurdî’nin Risale-i Nur eserlerinde Fethullah Gülen cemaatinin yaptığı çarpıtmalar Said-i Kurdî’nin kendini Kürt ve Kürdistanlı olarak tanımladığı bölümler çıkartılmış.

F. Gülen’in anatomisi ve Said-i Kurdî’nin sızlayan kemikleri -I-

Türkiye’de üç dönemlik AKP Hükümeti’yle devletin tüm kurumlarını ele geçiren Fethullah Gülen ve onun kurduğu teşkilat en çok tartışılan konuların başında gelmektedir. İktidarı ve yandaşlarını eleştiren, demokratik tepki gösterenler, Nazi dönemlerini aratmayacak yöntemlerle tutuklayan, dini maskeden faşist bir teşkilat ile karşı karşıyayız. Devletin tüm olanaklarını iktidarının hizmetine sokarak bir karabasan gibi korku salan bir cemaat. Politikacı, hukukçu, gazeteci, aydın, işçi vb. kimin ne zaman hangi komployla tutuklanacağı belli olmayan, tüm demokratik taleplerin yerle bir edildiği bir süreçteyiz.
Kimilerine göre bir tarikat ya da bir cemaat, kimine göre de, siyasal İslam’ın Amerika’nın güdümünde kullanılan bir örgüt. Bu araştırmamızda deyim yerindeyse Gülen ve teşkilatının anatomisini ve Nur (Nursî) cemaatinin kuruycusu Said-i Kurdî’nin İslam öğretisini ve Naziler gibi ırk esaslarına dayalı Türk-İslam sentezine nasıl servis edildiğini inceleyeceğiz.

Said-i Kurdî, Xanî’den etkilendi

Fethullah Gülen’i ve politik teşkilatını tanımak için Nur cemaatinin oluşumunun önderi Said-i Kurdî’yi tanımakta yarar var. Kurdî diğer adıyla Bediuzaman, Bitlis’in Hizan İlçesinin Nursî Köyünden olup, medrese eğitimi yıllarında Said-i Nursî, adıyla anılmış, sonraları da sevenleri tarafından Said-i Kurdî ve Bediuzaman adları uygun görülmüştür. Bediuzaman: zamanın eşsiz güzel insanı anlamına gelir. Said-i Kurdî, Risale-i Nur adlı eserlerindeki çözümlemelerinde defalarca Ehmedê Xanî’den çok etkilendiğini ifade etmiştir. Bilindiği gibi Xanî, Kürt ulusal bilincin oluşmasının dilsel ve kültürel harcını oluşturanların en önemli adlarındandır.
Bediuzzaman’nın eserleri incelendiğinde, Xanî’nin derin etkileşimini görmek mümkündür. Ehmedê Xanî’nin felsefesi ve diğer Kürdistanlı alimlerin felsefesinden yola çıkarak çağına uygun yorumlayışı onu önemli kılmıştır. İslam’ın Arap milliyetçiliği boyutuna karşı olduğu kadar, İslamın Türkçülük ya da başka bir ırkın egemenliğinin hizmetine koyulmasına şiddetle karşıydı. İslam’ı yorumlarken, evrensel boyutta, tinsel özgürlüğü, esas almıştır. Ve ömrü Osmanlı oyunlarına karşı mücadele ile geçen Said-i Kurdî, kısa bir zamanda Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’da geniş kitleleri etkiler, bu etkileşimde Nursî Hareketi ortaya çıkar. Etkili olduğu alanlarda Risale-i Nur ve diğer eserleri kutsal kitaplar kadar değer görmüştür. Ömrü boyunca cezaevi, kovuşturmalar ve soruşturmalar peşini bırakmaz; aldığı hapis cezaları büyük tepkilere neden olunca her seferinde serbest bırakılır. Devletin yoğun saldırıları ve baskıları devam eder, hatta İstanbul’da zorla tımarhaneye atılır. Uzun yıllar Isparta’da sürgünde tutulur. Vefatına az günler kaldığını anlayan Said-i Kurdî gizlice sürgünden Urfa’ya döner ve 23 Mart 1960 tarihinde İpek Palas Otel’inde vefat eder.

Gülen, ‘Nurcu değilim’ dedi

Said-i Kurdî, büyük bir cemaatle kılınan cenaze namazından sonra naaşı Urfa’da Halilürrahman Dergahı’nda defnedilir. Türbeye dünyanın birçok yerinden kitlelerin büyük akınına uğrayacağından korkan devlet, Kürt önderleri Şeyh Said ve Seyid Rıza’ya yaptığı gibi onun da naaşinı Urfa’da ki türbesinden çıkararak kaçırıp kaybeder. Rivayetlere göre Seid-i Kurdî’nin naaşının Akdeniz’e atıldığıdır. Kürt önderleri idam edildikten sonra onlara birer mezarı bile çok gören kolonyalist sistem hala bu vahşi yöntemlerinde ısrar etmektedir. AKP’nin iktidar olduğu son yıllarda birçok toplu mezarlar açıldı, ancak failleri hakkında hiç bir soruşturma açılmış olmaması AKP’nin politik vizyonunu göstemeye yetiyor.
Nursî hareketi öyle bir gelişti ki 1950’ler ve 60’larda dönemin partileri iktidar olmak için Nursî hareketine sempatilerini ifade etmeleri oylarını artırıyordu. Adnan Menderes ve sonraları AP, MSP, MHP ve hatta Ecevit’in Nursî hareketini kullandıkları bilinir. 12 Mart muhtırası sola karşı acımasız uygulamalar geliştirirken, Nursî hareketine de yönelir. Tutuklamalar ve Risale-i Nur eserlerini okuyanlar hakkında iki binden fazla dava açılır. Cemaat, MİT’in manipülasyonu kıskacındadır ve ardendan kendi içinde dört ayrı gruba ayrılır. Önder konumunda olanlar arasında mahkemelerde Bekir Berk, Nurcu olduğunu açıkça savunurken, Fethullah Gülen, Nurcu olmadığını savunur.

Türkçülüğün etkisi altında olan Gülen ve arkadaşları zamanla Nurculuğa Türk İslam sentezini katarak örgütlenmesine devam etmesi, devletin hoşuna gidecekti. Kimilerine göre Gülen henüz 16 yaşında iken muhbir olarak Nur cemaatine sızdırılmış biridir. Zamanla örgütlenmede Gülen, Said-i Kurdî öğretisiyle Türkiye çapında güç ve otorite olmayı başarır. Cemaatin temel dayanağı Said-i Kurdî’nin Risale-i Nur eserleridir. Bu eserler milyonlarca çoğaltılır. Cemaat eğitim merkezleri kurulur ve bu merkezlerde Risale-i Nur öğretisi etrafında eğitim çalışmaları yapılır. Ev ev, sokak sokak örgütlenmeler yapılır. Hareketin yapısı çoğu büyük kentlere okumaya gelen yoksul çaresiz gençlerden oluşur. Gülen hareket içinde etkinliğini artırdıkça Said-i Kurdî’nin İslami felsefesini Türk-İslam ideolojisi doğrultusunda aşırmaya çalışması, devletin takdirini daha fazla almasına yol açıyordu. Ardından bu anlayışla dünyanın farklı ülkelerinde İslam yoluyla ırkçılığı esas alan Türklük yaydırılacaktı. Bugün kurduğu TV kanalları, gazeteler ve edindiği yüklü sermaye ile AKP’yi destekleyerek iktidara yürüdü.

Gülen suçüstü yakalandı

Sonradan birçok araştırma Fethullahçıların Said-i Kurdî eserlerinde çarpıtma ve değişiklikler yaptığını açığa çıkardı. Said-i Kurdî’nin ölümünden sonra cemaat içinde patlak veren tartışma ve görüş ayrılıklarının geri planındaki temel metinlerde tahrifatlar belgelendi. Doksanlı yıllarda İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın Risale-i Nur yapıtlarındaki tahrifat iddialarına ilişkin bilirkişi raporlarına yansıyan çarpıtmalara yenileri eklendi. Sözler, Lemalar, Mektubat, Tarihçe, Mesnev-i Nuriye, İşarat-ül İ’caz başta olmak üzere temel Risale-i Nur eserlerinde çok sayıda tahrifat saptanmıştı. Ancak yeni ortaya çıkan tahrifatlarda ise özellikle Risale-i Nur’larda ‘Atatürk’, ‘Kürt’ ve ‘Rejim’le ilgili çoğu kelimelerin değiştirildiği öğrenildi.
Said-i Kurdî’nin Risale-i Nur eserlerinde Fethullah Gülen cemaatinin yaptığı çarpıtmalar Said-i Kurdî’nin kendini Kürt ve Kürdistanlı olarak tanımladığı bölümler çıkartılmış. Nursî’nin Kürt ve Kürdistan’a ilişkin metinlerinde yer alan sosyal ve politik ifadeler ise çarpıtılarak Kürt ve Kürdistan kavramları başka kavramlarla yer değiştirilmiş.

Gülen’in Türklük gururu…

Günümüzün Nur cemaatinin lideri Fethullah Gülen’e yıllar önce bir gazeteci neden Saidê Nursî’yi cezaevinde görmeye gitmediğini sorduğunda, Gülen’in „Benim Türklük gururum Bediuzaman Hz. görmemi engelledi“ demesi aslında gerçekliğini anlatmaya yetiyordu.
Bu konudaki skandal tahrifatlar, Risale-i Nurların Osmanlıca’dan tekrar Türkçe’ye çevrilmesine karar veren Kürt yayıncılar tarafından açığa çıkartıldı. Bu çevirilerde, Fethullahçıların özellikle Kürt kelimelerini, ‘vatandaş’ ya da ‘Azeri’ kavramlarıyla ikame ettikleri belirlendi. Örneğin Said-i Kurdî’nin kitabında yer alan „Ey Asuriler ve Keldaniler’in cihangirlik zamanında pişdar kahraman askerleri olan Arslan Kürtler“ ifadesi, „Ey eski çağların cihangir Asya Ordularının kahraman askerlerinin ahfadı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim!“ şeklinde değiştirildi. Bununla da sınırlı olmayan tahrifatlar, özellikle rejimin ve sağ siyasi partilerin terminolojisine uyarlandı.

Said-i Kurdî’nin ‘Kürt ve Fikr-i Milliyet’ ifadeleri, ‘Vatandaş ve İslam milliyeti tabirleri ile değiştirildi. Kürt dili ile ilgili bölüm ise olduğu gibi çıkarıldı. Said-i Kurdî’nin kendisini Kürt ve Kürdistanlı olarak tanımladığı bölümler de ise ‘Bedevi’ ve ‘şarklı’, ‘vilayet-i şarkiye’ gibi terimler ile değiştirilmiştir. 
Şeyh Said ve Dersim katliamı ile ilgili bölümlerinde değiştirilerek başka anlamlar yüklenmiş ve İdris-i Bitlisi ile ilgili kısımlar da çıkarılmıştır.
F.Gülen’in Kürtlerin inkarı için yaptığı tahrifatların Said-i Kurdî’nin eserleriyle sınırlı kalmadığı ortaya çıktı. Gülen’in, Ali Şeriati’nin kitaplarına dayandırarak yazdığı metinlerde de Kürt yerine başka kavramları yerleştirildiği ve Türklere ilişkin tenkit ifadelerinin metinlerden çıkarıldığı saptandı. Görülüyor ki, Kürtlerin uyanmasına ve özgürleşmesine karşı, salt devletin zapt-u raptı değil, İslam adına örgütlenenlerin de devletin resmi ideolojisini ve ırkçılığı esas aldıkları aşikardır.

Molla Gülen ve Türk-İslam sentezi

İlkin Said-i Nursî’den ve eserleri Risale-i Nur’dan etkilenen ve bu İslam öğretisini esas alan Nurcu kadrolardan biri gibi davranır, ancak zamanla vaizlerinde ve örgütlenmesinde Nurculuğu ve Risale-i Nur eserlerini Türk-İslam sentezine dönüştürme çabasındadır. Erzurum’dan yola çıkan gezici vaiz Fethullah Gülen faaliyetleri gereği 1960’larda İzmir’e yerleşiyor. Bu dönemde batı için Türkiye tipi ülkelerde komünizmle mücadeleye önemli yatırımlar yapılmaktaydı. Gülen’in başını çekmeye çalıştığı Nurculuk kökenli harekete de NATO bünyesinde komünizmle mücadele fonlarından destek sunulması kaçınılmazdı. Gülen’in bu mücadelesinden ötürü Vatikan – New York denkleminde sırtını tamamen CIA’ya dayadığını görüyoruz.
ABD yönetimi, NATO vasıtasıyla çok yönlü bir mücadele içindeydi. NATO’ya üye ve mütteffik ülkelerde „komünizmle mücadele“ adı altında paralel örgütler kuruldu. 1991 yılında İtalya’da açığa çıkan örgüte Gladyo adı verildi. ABD ve NATO bu örgütlere ‘SüperNATO’ adı veriyor. Türkiye’deki SüperNATO örgütlenmesi, istihbarat örgütleri içinden doğdu. Darbelere hazırlık için MHP’den dehşet saçan militanlar devşirilip provakasyonlar yapıldı. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’deki Amerikancı askeri darbeleri Türkiye’deki ‘SüperNATO’ örgütü yaptı. Bilindiği gibi Amerika’ya gidip icazet almadan ne general ne de başbakan olunabilirdi ve bu yapı AKP iktidarıyla daha da güçlendi. Türkiye’deki parlamenter oluşum tamamen ‘SüperNATO’nun güdümüne girdi. Bu açıdan bakıldığında bile Gülen’in Amerika serüveni bir tesadüf deği, bir stratejinin bilinçli ürünüdür. 


Gülen CIA’nın korumasında


Fethullah Gülen, „şeriatçı“ adı altında bugün dört kıtada faaliyet yürütse de öz itibariyle ırkçı-Turancı örgütünün temelini, ‘SüperNATO’nun ilk sivil örgütlenmelerinden olan Komünizmle Mücadele Derneği sayesinde atığı biliniyor. İlk şubesini 1954’te İzmir’de açılan bu dernek, Türkiye’de şeriatçı sağcı militanların eğitim üssü olarak faaliyet içindeydi. Gülen, ‘Küçük Dünyam’ isimli kitapta derneğin ikinci şubesini memleketi Erzurum’da açtırdığını övünerek açıklıyor: „Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir’de vardı. İkincisi Erzurum’da bizim gayretlerimizle açıldı. Bir vaazdan sonra anons ettim ve gençleri Caferiye Camii önünde topladık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti.“ (Latif Erdoğan, Küçük Dünyam, AD Yayınları, İstanbul, 1995, s.78.)
Gülen, Nurculuk çalışmalarının yanı sıra İzmir Kestanepazarı’nda „İmam Hatip ve İlahiyat’a Öğrenci Yetiştirme Derneği’ni de kurdu. Hedef aynı, eğitim ve amaç aynı. Her iki faşist yapının finansmanı NATO’dur. Kestanepazarı’nda kurulan yurtta sıkı bir disiplin vardır, kurallara uymayanlar falaka dahil birçok cezalandırma yöntemine tabii tutulmaktadır. Aynı merkezler Türkiye’nin başka illerinde açılmaya başlanır.

Gülen’in bugün hükmettiği güç, Genelkurmay Başkanlığı tarafından 1998 başında hazırlanan bir raporda şöyle sıralanmaktadır:

„Yurtiçinde, 85 vakıf, 18 dernek, 89 özel okul, 207 şirket, 373 dershane, yaklaşık 500 öğrenci yurdu ve biri İngilizce yayımlanan 14 dergi, 15 ülkede yayımlanan 300 bin tirajlı Zaman gazetesi, ulusal düzeyde yayın yapan iki radyo ve uluslararası yayın yapan Samanyolu televizyonu; yurtdışında, 6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu ve 21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kuruluşu“ bulunmaktadır. (Batı Çalışma Grubu tarafından hazırlanan Bilgi Notu, s.4 ve 5.)
Ancak o zamandan bu zamana bu yapı çok daha gelişti; AKP iktidarıyla bu yapı ordudan, polis teşkilatına, yargıdan MİT’te kadar ve kozmik odalardan tüm kurumlara kadar ele geçirdi. Devletin olanaklarıyla nerdeyse tüm TV kanalları ve yazılı medyayı da ele geçiren bu yapı hiç bir gazetecinin eleştirel bakışına tahamül gösteremiyor. NTV’den Can Dündar, Banu Güven, Ruşen Çakır işlerinden oldular. AKP’nin sahte Kürt açılımını eleştirdiği için Erdoğan’ın hedefi haline gelen Nuray Mert ekranlara çıkarılmazken Taraf’ta yazan Suzan Samancı’nın işine son verildi. İçeri atılan gazeteciler, hukukçular, BDP’li belediye başkanları, insan hakları savunucuları ve politikacıları saymaya kalksak listeler uzar gider.

Yok edin fetvası ve operasyonlar

AB Komisyonu, „Bugün gözaltına alınan Nedim Şener, Ahmet Şık ve diğer isimlerle birlikte geçen hafta Oda tv yöneticileri Soner Yalçın, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın tutuklanmaları dahil gazetecilere yönelik son polis uygulamalarını endişeyle izlediğini“ raporunda bildirdi.

Gülen’in demokratik muhalefete karşı kullanılan aşırı ırkçı militanlardan Çatlı ve Muhsin Yazıcıoğlu ile olan ilişkileri salt Türk milliyetçiliğinden kaynaklanan doğal müttefikliğinin yanı sıra Gladyo’nun Türkiye masasının istemesiydi. Gülen hareketi, İslamcılığı ve Nurculuğu esas aldığını iddia etse de, bir anda karşımıza Türk bayrağını dünyanın dört bir yanında dalgalandıran, Türkçe’nin tüm dünyada konuşulmasını sağlayan, Türkiye ve Türklük için ömrünü feda etmeye hazır, ölse bile bu topraklara gömülmek isteyen milliyetçi bir şahsiyet olduğunu söyler. Aynı şahıs „Tanrı’nın kendine hak gördüğünü başkasına da hak gör“ emrine uymaz. Anadolu’da yaşayan farklı halkların aidiyet haklarının hiç birini kabullenemez. Aynı zat, son otuz yıldır tüm insani ve kültürel değerleri yasak olan Kürt halkına millet olma hakkını kabul etmez. Gülen’in ırkçılığa dayanan İslam kılıklı teşkilatı ilk örgütlediği tarihlerden itibaren teşkilat içinde Kürtçe’yi yasaklamaş ve ağına düşürdüğü yoksul Kürt gençlerine ana dillerini konuştuğu için cezalar verdirdiği bilinen bir gerçek. Bununla da yetinmeyen Fethullah Gülen geçen günlerde Kürt halkına karşı açıktan savaş ilan etti. NATO ve ABD’nin siyasi ve askeri desteğini alan bir milyonluk ordusuna rağmen Kürtlerin neden ezilmediğinden hayıflanıyor, „Kürtlerin evine ateş düşürün, kökünü kurutun“ fetvasını veriyordu. „Değil 5 bin, 50 bin gerillası da olsa yok edin, tüm siyasi alanları Kürtlere kapatın ve savaşla bu işi bitirin“ talimatını da verdi. Ve Türk Başbakan Erdoğan operasyon emirlerini verdi.
Gülen’in bu militarist katliamcı talimatı verebilmesinin önemli dayanakları vardır. Ordu, polis teşkilatı, medya, istihbarat ile danıştayı ele geçirmesi ve en önemlisi de temel siyaset dayanağı olan AKP’nin iktidarda olmasıdır. Gülen, salt Kürt halkının asimilasyon yoluyla eritilmesi değil, başta Alevi ve diğer inançlara karşı da görülmekte. Sivas’ta yakılarak katledilen sanatçıların katilleri sıradan halk değildi, Gülen’in Sivas teşkilatının elemanlarıydı.

AYDIN DERE