İmralı AKP’ye karşı direniyor

Türkiye’de hükümeti, istihbarat örgütleri, yandaş, candaş, merkez ve ulusalcı basın el ele vermiş, Kürt halkının ve Türkiye kamuoyunun kafasını bulandırmaya çalışıyor. Kürt halkının 14 Temmuz’da “Öcalan’a özgürlük Kürdistan’a özgürlük” mitingini sabote etmeye çalışıyorlar. HPG karşısında zor duruma düşen AKP hükümeti, 14 Temmuz’da da halkın tepkisiyle bir darbe yiyeceğini düşünüyor, korkuyor. Bu nedenle mitingin zayıf geçmesi için Kürt halkına ve Türkiye kamuoyuna karşı psikolojik savaş yürütüyor.

İmralı’da ağır tecrit altında PKK Lideri’ne karşı tehdit ve şantaj politikası izleniyor. PKK Lideri’nin tüm avukatları tutuklanıyor. Bir yıldır “koster bozuk” gerekçesiyle avukatları İmralı’ya götürülmüyor. Bu tecrit, tehdit ve şantaj politikasına karşı halk öfke duyuyor. Bu da AKP hükümetine karşı öfke ve direnişe dönüşüyor. Öte yandan tecrit, tehdit ve şantaj politikası AKP’nin kamuoyunda en fazla teşhir olmasına neden oluyor.

İşte bu ortamda AKP’nin özel savaş merkezinin servis ettiği haberler var. PKK Lideri Öcalan; PKK, BDP ve avukatlarına tepki duyduğu için kendisi görüşmeye çıkmıyormuş! Yani bir halkın Lideri, kırk yıllık bir mücadele veren, en zor koşullarda bile ayakta kalıp mücadelesini sürdüren Öcalan, avukatlarına, kırk yıllık arkadaşlarına ve BDP’ye küsmüş, dünyaya küsmüş, hücresinde, öfke içinde kendini yalnızlığa mahkum etmiş! Bir yalan ve insanların aklıyla alay etmek bu kadar olur. Bu da bir psikolojik savaş yöntemi.

Öcalan’ın avukatlarına küsmesi mümkün değildir. Avukatları tutuklanan ve bu tutuklanmaya tepki gösteren yine Öcalan. KCK (yani BDP) tutuklamalarına tepki gösteren yine Öcalan’dır. Örgütüne mesaj iletiyor denilerek tecrit altında tehdit ve şantaja maruz kalan yine Öcalan’dır.

Yine Öcalan görüşmek istiyor, ama görüşmesine müdahale edilmemesi, görüşmelerin sınırlandırılmaması, politik düşüncelerinin aktarılmasına engel olunmaması kaydıyla. AKP hükümeti ise bu Öcalan’ı sıradan bir mahkum konumuna düşürmek istiyor. Bundan da ötesi bu Öcalan’a silah bıraktırma dayatması yapıyor. AKP’ye karşı mücadelesiz kalınmasını istiyor. PKK Lideri Öcalan’da bu dayatmaları kabul etmiyor. Bu nedenle de bir yıldır süren tecrit, tehdit ve şantaj politikası izleniyor. Tek bir gerçek vardır, o da budur.

Adalet Bakanlığına da, Başbakanlığa da, Cumhurbaşkanlığına da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de mektuplar yazmış olabilir; ama ne Sabah gazetesinin ne de Radikal gazetesi yazarının yansıttığı gibi bir mektup yazması mümkündür. Bu tamamen var olan gerçeklere terstir. Aksine PKK Lideri sağlık, güvenlik ve özgürlüğü sağlanarak örgütüyle, BDP’yle ve kamuoyuyla serbestlik ortamında görüşmek istiyor. Örgütün de, halkın da bu ortamı sağlaması gerektiğini söylüyor. Çünkü devletin politikasının bu yönde değişmediği takdirde çözüm niyeti olmayacağını da çok iyi biliyor.

İmralı BDP ile görüşmek istemiyormuş. Yalana bak! BDP’liler, DTK’lılar defalarca kamuoyu önünde çağrı yapıp İmralı’yla görüşme talebini iletmediler mi? İnsan Hakları Kuruluşları bu yönlü talepler iletmedi mi? Hükümet avukatlarıyla görüşme yaptırmış da İmralı ret mi etmiş? Bu konuda hükümetin tutumu ortada. Ama İmralı görüşmeyi reddediyor gibi hiçbir belge ve bulguya dayanmayan yalanlar söyleniyor.

Leyla Zana’nın İmralı’yla ilişkili görüşme yaptığı iddiasından da bir türlü vazgeçilmiyor. Leyla Zana adına da yalan söyleniyor. Leyla Zana da ne hikmetse kendi görüşmesine böyle bir hava verilmesinden hoşnut olmuş olacak ki, “böyle bir şey yok” demiyor. Bu kadar ciddi bir konuda bu duruş ne kadar ahlakidir, ne kadar doğrudur? En kötüsü de bunun çok tehlikeli bir şey olduğunun farkında değil mi? Bu konuda konuşup doğruyu söylemezse bu psikolojik savaşa karşı sessiz kalmış ve ortak olmuş olur. Zana’nın AKP sorunu çözer sözü psikolojik savaş aracı olarak kullanılıyor. Tabii ki iktidarda olan AKP’dir, CHP ya da MHP değildir. Sorunları çözme mevkiinde olan da AKP’dir. Tabii ki zihniyet ve politikası bu yönlü olsa çözer. Ama ne var ki ne zihniyeti ne de politikası çözüm yönündedir. Mehmet Öcalan da “AKP isterse çözer” demiş. Hemen bunun da özerine atlandı. Bunu herkes söyleyebilir. Murat Karayılan da, Cemil Bayık da, Duran Kalkan da “AKP’nin niyeti olsa, isteği olsa çözer” der. Ama zaten sorun AKP’nin böyle bir zihniyeti, niyeti, politikası ve isteği olmamasıdır.

PKK Lideri’nin Aralık 2010’da AİHM’e gönderdiği son savunmasında AKP için yaptığı çarpıcı değerlendirmeyi buraya doğrudan aktarıyoruz. AKP’nin tecrit ve şantaj politikası esas olarak da bu görüşleri nedeniyle gerçekleşmektedir. Zaten PKK Lideri bir avukat görüşmesinde “savunmamı okuduktan sonra sertleştiler” diyerek bu gerçeği ifade etmiştir.

“AKP’yi 12 Eylül rejiminin ideolojik, politik, ekonomik ve kültürel kurumlaşması olarak değerlendirmek daha gerçekçidir. Birinci Cumhuriyet’in CHP’si neyse, 12 Eylül’ün İkinci Cumhuriyet’inin AKP’si de odur. AKP hegemonik iktidarını kendi anayasasıyla (Aslında 12 Eylül anayasasının liberal versiyonudur) taçlandırmak istemektedir. 2011 seçimlerinin temel hedefi budur.

AKP hegemonyasının Kürt politikası CHP hegemonyasının politikalarından farklı değildir. Her iki parti de Kürtleri inkâr ve imha politikasını eskisi gibi sürdüremiyorsa, bunun temelinde PKK’nin yürüttüğü ve bastırılamayan mücadelesi yatmaktadır. Yoksa kendisine kalsa, AKP’nin Kürt inkârcılığı ve imhacılığı CHP’ninkinden geride kalmaz. Hatta bazı yönleriyle, özellikle dinci ideoloji fanatikliğiyle CHP’ninkine taş çıkartır. PKK’de yaşanan 2002-2004 tasfiyeciliğinin arkasındaki teşvik edici güç esas olarak AKP’dir. Yine devlet içinde başlayan siyasi çözüm arayışlarını tıkayan güç de esas olarak AKP’dir. Devletin çözüm eğilimini kendi hegemonik tırmanışı için kullanmaktadır. Hem bu eğilimin içeriğini sulandırmakta, hem kendi propagandası için kullanmakta, hem de içini boşaltıp boşa çıkarmaktadır. Bu yönüyle daha açık tavırlı MHP ve CHP’den çok daha tehlikeli olmaktadır. Ergenekon davalarını da aynı amaçla kullanmaktadır. Gerçek darbecilerle Kürt tasfiyeciliğinde uzlaşıp ayak takımını yargılar gibi gözükerek meşruiyet kazanmaktadır. Ordunun vesayetine karşı çıkması ve demokratik davranması söz konusu değildir. Kürt meselesinin bastırılmasında orduyla uzlaşma, ilk defa AKP döneminde daha planlı ve kapsamlı olarak hayata geçirildi. Bu politikanın kilit kavramlarından biri olan ‘bireysel ve kültürel haklar’, özünde Kürt sorununu çözme adı altında kolektif ve özgür Kürt kimliğini tasfiye etme planını ve uygulamalarını maskelemek içindir. 2002-2004 tasfiyeciliğinin boşa çıkarılmasından sonra geliştirilen ‘bireysel ve kültürel haklar’ çözümü, KCK çözümüne karşı ordunun komuta kesimiyle birlikte ABD, AB, Irak Arap ve Kürt yönetiminin desteğiyle (Ayrıca İran ve Suriye ile başka destekleyici bir ittifak daha devreye sokuldu) 2005’ten itibaren uygulamaya konuldu. Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle ‘teröre karşı askeri, politik, ekonomik, kültürel, diplomatik ve psikolojik boyutlarda topyekûn bir seferberlik ve mücadele’ dönemine geçildi.”

Hüseyin ALİ / Yeni ÖZGÜR GÜNDEM