Kurdistan, Türkiye ve iyi komşuluk

ROJAN HAZIM

Başkalarının mutsuzluğu üzerine mutluluk inşa edilemez. Bugünün Türklerinin atalarımız deyip övündükleri Osmanlı Imparatorluğu üç kıtada başka halkların mutsuzluğu üzerine koca bir soykırımcı, talancı, işgalci, ilhakçı ve sömürgen bir sistem olarak kuruldu. Ezilen halklar uyandıkça, bilinçlenip örgütlendikçe özgürlük savaşımı verdiler ve birer birer Osmanlı diktasına son verip özgürlüklerine kavuştular. Yirminci yüzyıl başlarına gelindiğinde Osmanlı çökmek üzereyken Ittihat Teraki hareketi Türklük adına Türklerin tarih sahnesinden silinme sürecine müdahale etti ve kendi iç hesaplaşmaları bir yana bırakılırsa amaçlarına da ulaştılar. Ittihat Teraki içinden gelen Mustafa Kemal ve ekibi Türkler açısından başarı olarak kabul edilebilecek bir manevrayla tarihin kendi aleyhlerine seyreden yönünü kısmen lehlerine çevirdiler. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu ve Kürdistan toprakları üzerinde Türkiye’yi kurdular. Osmanlı dönemindeki sömürge alanları kaybedildi ama Türkiye döneminde bir sömürge alanı yani Kürdistan zor ve hile ile elde tutuldu. Kürtlerin her bakımdan geri bıraktırılmışlığı, eğitimsizliği, dağınıklığı, bu genel geriliği pekiştiren son derece mutaassıp hakim islami inanç yeni Türk önderleri için bulunmaz bir nimetti ve bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda akıllıca kullandılar. Erzurum’dan Sivas’a kadar Türklerin akibetini belirleyecek stratejik girişim, atılım ve örgütlenmelere Kürdistan’dan başlayan Mustafa Kemal ve ekibi göreceli de olsa Kürtleri yanlarına rahatlıkla çekmeyi başardılar. Mustafa Kemal ve takımı Türklük bilinciyle Türkiye’yi kurarlarken inşa ettikleri, ördükleri yeni devlet piramidi ve yapısına Kürtleri bir eşit hak sahibi halk olarak dahil etmediler. Mustafa Kemal ve arkadaşları Türklüğün yeni yurdu olarak dizayn ettikleri Türkiye’nin kuruluşunda “müslüman ve kardeş bir halk” yalan edebiyatıyla Kürtlerin boynuna boyunduruğu geçirdiler ve çok acımasız bir biçimde, ırkçı geleceklerini yeşertecekleri tarlalarda Kürtleri “köle” olarak çifte koştular. Türkler böylelikle Anadolu’da kalabilmelerini ikinci kez Kürtlerin desteğiyle ama Kürtleri yok sayarak garantilemiş oldular.

Tabi birinci dönemde, Osmanlı döneminde Kürtler o dönemin Osmanlıları ve diğer bölge egemenlerinin genel sosyal geriliği içinde kısmen bir statü kazanabildiler. Mirliklerin bir şekilde yaşatılabilmesi de Kürtler bakımından bir statüydü ve bu o dönemin şartları içinde küçümsenecek bir “kazanım” değildi. Kürtler feodal ve kolonyalist bir Imparatorluk olarak gelişen Osmanlı egemenliğinin hakimiyet sınırlarının genişlemesine kendi hakları ve gelecekleri bakımından paradoksal bir destek sundular. Kürdistan sömürgeleştirildi lakin iki büyük sömürgeci güç [Osmanlı – Safevî] arasındaki paylaşım savaşında Osmanlı egemenliği altında kalan ağırlıklı Kürdistan topraklarında Kürtler, kendi aralarında bir bütünlük yaratamamış olsalar da yöresel “Mirliklerin” çok kısmi ve de çok sınırlı otonomluklarını sağlayarak kendine özgü bir “statü” elde ettiler.

Ikinci yani Mustafa Kemal hareketinin yarattığı Türkiye döneminde de Kürtler “biz Osmanlı döneminde destek verdik ve bölük-pörçükte olsa Mirliklerimizin kısmi statüsü kabul edildi, o nedenle nasıl olsa Türk kardeşlerimiz bizim sunduğumuz bu azami destek karşısında herhalde ufakta olsa bir hak verirler, statü tanırlar” anlayışıyla hareket ettiler ve tabii yanıldılar.

O gün bu gün bu yanılgı devam ediyor. Tarih tekerrür etmez gibi genel bir değerlendirme var ve kuşkusuz tarih aynı şekilde kendini tekrarlamaz, lakin sosyopolitik süreçler eğer sağlam bir şekilde idare edilmez ve yönetilemez ise, içinde dönemsel farklılıklar taşıyan benzer gelişmelerle karşılaşılabilir ki bunun örnekleri bizzat Kürt tarihinde fazlasıyla var.

Bugün, yıllarca Kemalist-Laik rejimin mağduru olarak kendini lanse eden islami geleneğin [aslında bu da tam bir yanılsamadır, çünkü rejimin yine en büyük destekçisi bu gerici kesimler olmuştur] ciddi bir sosyal taban desteğiyle yönettiği Türkiye’ye bakın. Kürtlere yaklaşımda Osmanlı dönemi ve Türkiye döneminin birbirinin içine geçmiş ve temelde Türklüğün yaşatılması kaygısının egemen olduğu kandırmacı, hileci, entrikacı Osmanlı-Türk miks politikaları görülür. Yine Kürtlere “altın kaplamalı tepsi” de sunulmaya çalışılan “saray entrikalı” vaadler peşpeşe sıralanıyor. Ne bir “anlaşmalı hak garantisi” ne de bir “hukuki ve yasal statü” süreci öngörülüyor. Tarihten tekerrür olarak bahsedebileceğimiz yaldızlı laflara yine takla attırılıyor: Kardeşiz, dinimiz bir falan!.

Yirmibirinci yüzyılın başlarında, dünyanın bu gelişmişlik düzeyinde, Kürtlerin muazzam kalkışlarının zirveye tırmandığı, bir bölgede statü elde ettikleri şu yıllarda Türkiye devletinin, Türk halkının Kürtlere yaklaşımı tam bir facia, bir kadastrof, bir akıl tutulmasıdır. Kürtler Osmanlıya Mirliklerin kısmi otonom statüsü uğruna destek verdiler ve onlara hayal edemeyecekleri bir büyük hakimiyet alanı açtılar. Türklerin çökme ve de bitme döneminde yine destek verdiler, yaşama fırsatı yarattılar, bugünün Türkiye’sinin kurulmasını sağladılar, lakin bu kez bırakın “uyduruk bir statü” elde etmeyi, canlarını yurtlarını kaybettiler, Türklerin görülmedik soykırımına maruz kaldılar. [Sicili bozuk Türk devleti Ermeni, Rum, Suryani-Kildanîlere de aynı soykırımı uyguladı.] Bütün bu karanlık süreçlerin mayasında şu yine sıklıkla duyulan anlayış vardı ve halen var: Kardeşlik ve müslüman dindaşlığı!. Bugün de yine aynı terane!.

Geçin bunları!

Hakikaten geçin bunları!. Yok artık!. Kürtler Türklerle kardeş değildir. Öyle Türklerin biçimlendirdikleri bir müslüman dindaşlık ve din kardeşliği de yoktur. Ve en önemlisi bu lafları yutacak Kürt sayısı da son derece azdır. Kürtlerin bu sözlere karnı toktur. Kürtler yirmibirinci yüzyılın şu ilk çeyreğinde artık statü istiyor. Hatta sadece istemiyor, kendi öz güçleriyle inşa ediyorlar. Bir Kürdistan yakasında [Güney’de] mevcut şartlar da görece ileri bir statü kazanıldı. Bu yeni bölgesel ve de dünyasal süreç hızlı ve de Kürtlerin tam anlamıyla istediği, arzuladığı tempoda olmasa da Kürt ve de Kürdistan lehine işliyor, gelişiyor. Batı yakasının, Suriye’nin eli kulağında. Keza Doğu yakasında, Iran’da ciddi gelişmeler olacak, bu kesin. Ortadoğu’daki değişim süreci artık durdurulamaz boyutlardadır. Egemen kolonyalist devletlerin yıllardır kurdukları statüko çatırdama evresini aştı, yıkılma aşamasına gelindi. Kuşkusuz bu bir süreçtir ve gelişme dinamiği sancılıdır, zaman alıcıdır. Ancak zamanın seyri ileriye doğrudur ve de haklı tarafa çalışıyor. Bu haklılığın merkezinde Kürtler var, yurtları Kürdistan var. Zaman alsa da bu değişim süreci Kürtler ve Kürdistan bakımından son derece olumlu sonuçlar doğuracaktır. Federal Kürdistan’ın daha ilk oluşum süreci bunun başlangıcı oldu. Keza Kürdistan’ın kuzey yakasındaki ulusal kurtuluş savaşımının muazzam kitleselleşmesi ve idari birimlerdeki yönetsellik ve yine parlementoya yansıyan güç bu genel değişim sürecinin Kürt ve de Kürdistan lehine sonuçlar doğurmasının en bariz göstergeleridir. Şimdi bölgede Kürt ve Kürdistan sorunu bakımından “zayıf halka” Suriye’dir ve orada olabilecek her türden değişim kapsamında Kürtler hak ve statü sahibi olacaklar. Bu kesinliğin maddi temeli var. Kürtler iç dinamikleri bakımından bu potansiyele sahipler ve de örgütlüler. Yine bölgesel ve de dünyasal konjonktür Kürt dinamiğinin önünü tıkayabilcek durumda değildir. Stratejik çıkarları açısından bölgesel değişimi en çok arzulayanlar bugünün dünyasının büyük güçleridir. O nedenle Kürt hakları ve statüsü bakımından negatif bir durum yaşanmayacaktır. Sadece statünün kapasitesi ve de sınırlarıyla ilgili ciddi sorunlar ortaya gelebilecektir ki bu düğümün çözümü güç dengelerine bağlıdır. Hali hazır da Kürt dinamiği dengelerin aleyhte sonuç vermesini engelleyebilecek durumdadır.

Tarihsel uğursuzluk

Türkiye devlet olarak ve ne yazık ki Türkler de halk olarak bu değişim sürecinde Kürtlerin hak ve statü sahibi olmalarını engelleyen ana güç görevini yapıyorlar. Bu uğursuz görevde bölgesel anti Kürt ve de anti Kürdistan güçleri içinde en karşıt pozisyonu Türkiye ve Türkler takınıyor. Halk olarak “Türkler” kavramını kullanmanın haklı nedenleri var elbette. Türk halkının mevcut ağırlıklı egemen anlayışı Kürt karşıtlığı üzerinden gidiyor. Egemen güçler, iktidarlar halkı yanlış yönlendiriyor gibisinden “mazeretçi” yaklaşımların Kürt ve Kürdistan pratiğinde bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu egemen güçlere, bu ırkçı ve faşizan politikaları uygulayan yöneticilere oy veren, destek sunan, amiyane tabirle prim veren de bu halktır. Türk halkının bu negatif pratiğine vurgu yapmak, “Türk karşıtlığı” değil, bir somut tespittir. O nedenle verili şartlarda Türk halkında varolan Kürt ve Kürdistan karşıtlığının ifade edilmesi bir gerçeğin açıkça belirtilmesinden ibarettir.

Çok aktüel olan Suriye’deki gelişmelerde Türk devleti, hükümeti ve halkının takındığı tavır bu değerlendirmenin haklılığını ortaya koyuyor. Türkiye’nin, AKP hükümetinin Suriye’ye karşı yıkım insiyatifi aldığı, sınırları açarak nüfus boşalmasını teşvik ettiği, toplantı üstüne toplantılar tertiplediği, milliyetçi ve islamist-sünnist Arap muhalifleri, sayıca çok az olan Türkleri Suriye’ye alternatif iktidar olarak örgütlediği şu dönemde, örgütlü olan Kürt ulusal muhalefetini sürekli dışlayıcı davranması, nasıl bir Suriye istediğinin de aynasıdır. Türkiye devlet olarak, AKP hükümet olarak çok iyi biliyorlarki Suriye’deki değişimin önü alınamayacak. Ve bu değişimde çok önemli ve de etkili bir dinamikte Kürtlerdir. Çok doğal olarak bu değişim sürecinde rol sahibi olan Kürtler yeni dönem Suriye’sinde söz ve karar sahibi olacaklardır. Yeni Suriye elbette idari yapılanma olarak, rejim olarak, devlet sistemi olarak yeni olacaktır ve bu yeniyi inşa edecek güçler içinde Kürtler önemli bir güce sahiptir. Bu yeni Suriye’de Kürtler şu veya bu şekilde, şu veya bu adla ama mutlaka statü sahibi olacaklardır. Kürtler kendi toprakları üzerinde öz yönetimlerini kuracaklardır. Yanıbaşında bir “Yeni Irak” varken, Kürtler orada federal bir sistem içinde öz yönetimlerini kurmuşken, Suriye’deki bir değişimde bunun tersi bir durum mümkün olabilir mi veya kabul edilebilir mi?. Asla!. Bunu en başta Türkiye çok iyi biliyor. O nedenle bütün çabalar, olabileceği, eğer engellenemezse, bari sulandırmak, statünün sınırlarını daraltabilmek, velhasıl Kürtler bakımından en kötü sonucun doğmasını sağlamaya dönüktür. Tabii bir de Kürt coğrafyasının Çiyayê Kurmancî [Kurd Dağı- Efrîn] üzerinden Akdeniz ile buluşmasını kesmeye yönelik tampon bölge ve koridor oluşturma niyet ve hatta hazırlıkları da Türk savaş gündeminin ilk sıralarında yer alıyor. Ve yine değişimin Türkiye’ye olası pozitif etkilerini de dumura uğratma çabaları son hızla sürdürülüyor. AKP hükümeti tarafından yönetilen, Türk halkı tarafından desteklenen bu yeni Türk devlet politikası, Kürtleri statüsüz bırakma politikasıdır, Kürtlerin hak sahibi olmalarını engelleme politikasıdır, zalim ve de düşmanca bir politikadır. Iran’daki gelişim ve de değişim sürecine yapılan müdahalelerin altında da bu gerçek yatıyor.

Bölgesel düzeyde ve de Türkiye içinde, Türk devletinin, Türk hükümetinin, Türk halkının benimsediği, uyguladığı politika işte bu Kürt ve de Kürdistan karşıtlığıdır.

Türkiye’nin Federal Kürdistan ile kurmak zorunda kaldığı “diplomatik ilişki” bu gerçeği değiştirmiyor. Türkiye bu manevrayla adeta tüm Kürtlere “sadece Kuzey Irak’taki yapıyla yetinin” demeye çalışıyor. [Gerçi bu gerici anlayış bakımından Türkiye yalnız değildir. Iran ve Suriye’nin mevcut rejimleri de aynı düşüncede.] Şu yaman çelişkiye bakın ki Türkiye devlet olarak, Türkler halk olarak, ekonomik ve de diplomatik ilişki içinde oldukları ve yeni Irak’ın federal yapısı içinde anayasal bir “federal statü” kazanan “Irak Kürdistanı”nı hala ve ısrarla “Irak’ın Kuzeyi” olarak adlandırıyorlar. Işte bu zihniyetteki Türk devleti, hükümeti, Kürtlere hem Türkiye’de hem Iran ve Suriye’de “kolektif haklar” tanınmasını reddediyor, bu yöndeki gelişmeleri sabote ediyor, engelliyor.

Haklı kazanacaktır

Bu toplam gerçekler karşısında Kürtlerin özgüçlerine güven temelinde sürdürdükleri hak mücadelesi mutlaka bir sonuç doğuracaktır. Bu sonuç “hak ve statü sahibi olmak” olacaktır. Bu kesindir. O nedenle Kürtler “kardeşlik, dindaşlık” yalanlarına kıymet vermiyorlar, vermeyecekler. Bu eşik aşıldı. Kürtler içinden bu “tarihsel yalana” kananlar var ama onlar da “naiv” değiller, kendi çıkarları doğrultusunda bir tercih yapıyorlar ve sömürgeci rejimin değirmenine su taşıyorlar. Bu da kesindir. Güçlenen, egemen hale gelen Kürt ve Kürdistan modern ulus bilinci, bu içteki “işbirlikçi” zihniyeti bertaraf edecek aşamaya gelmiştir. Bu da Kürt ve de Kürdistan davasının hanesine bir artı olarak eklenmelidir ve geleceğin şekillenmesinde çok önemli bir işlevi olacaktır.
Kürt ve Kürdistan davası bugün itibariyle çözüm süreci içindedir. Özellikle Türk devleti bu süreci en fazla geciktirebilir, dahası değil. Kaldı ki, Türkiye’nin bu bölgesel değişimi daha fazla torpilleme güç ve kapasitesi, manevra kabiliyeti de azalıyor. Bunda Kürt ve Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımının geldiği düzey ve kitlesel etkinliğinin belirleyiciliği vardır. O nedenle herşey Türkiye’nin istediği, dediği, arzuladığı gibi olmayacaktır.
Kürtler bugün kendi bölgelerinde değişim isteyen dünya güçleriyle değişik oranlarda olsa da çakışan bir “çözüm projesi” geliştiriyorlar. Çerçevesi, sınırları güç dengelerine bağlı olan “statü sahibi olmayı” bölgenin, dünyanın önüne koyuyorlar. Illaki statü. Nedir bu statü veya sınırları nereye varacak bu statünün. Kuşkusuz minimal çözüm projesi olarak otonomiden tutun, federal, konfederal ve bağımsızlığa dek tüm projeler “self determinasyon” kapsamında Kürtlerin hak ve hedefleridir. Bu savaşım sürecinde şekillenecektir. Bu süreçte şu veya bu şekilde savaşım, direnme ve kararlılık vardır, sağlam ve birlik içinde bir ulusal duruş vardır ve mutlaka olmalıdır.

Bu gelişim ve de değişim sürecinde ortaya çıkacak farklı yönetim modelleri bir statü yaratacaktır. Kürtler kendi toprakları üzerinde kuracakları bu statüyü demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, çoğulcu ve katılımcı bir içerikle şekillendirecektir, zenginleştirecektir, etmelidir.

Böylesi her bakımdan, yani dinsel, etnik ve de sosyal ve politik tercihler bakımından çoğulcu, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir yapılanma olarak örgütlendirilecek, örgütlendirilmesi gereken “statü” ile Kürtler komşu halklarla barış içinde yan yana yaşamayı yaratacaklardır. Kürtlerin şu veya bu kapsamdaki politik “statü”leri ile yaratmaları gereken işte bu iyi komşuluktur. Kürtler kuracakları statü ile, şekillendirecekleri demokratik idari sistemle, yıllarca yaşamı zehir eden, baskı kuran egemen kolonyalist devletlerin halklarıyla iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşayacaklardır. Doğru, istenilen, arzu edilen, varılmak istene hedef budur. Kürtler kendi topraklarında kendilerini yönetecekler, bir “statü” sahibi olacaklar ve Türklerle, Farslarla, Araplarla ve diğer halklarla iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşamlarını sürdürecekler. Bu sonuç Kürtler bakımından olduğu kadar, Türkler, Farslar ve Araplar bakımından da hayırlı olanıdır.

Kürtler nasıl yaşayacaklarını kendileri belirleyecekler hiç şüphesiz, ancak verili şartlarda ilk adım olarak yurtlarında, ülkeleri Kürdistan’da öz yönetimlerini kurarak “statü” sahibi olacak ve Türklerle iyi komşuluk içinde yan yana yaşayacaklar. Türklerin de yapması gereken bu olmalıdır. Kürtlerle iyi komşuluk ilişkileri içinde yan yana yaşamayı sağlayacak anlayış ve davranış içinde olmaktır. Türk devleti, genel olarak Türkler başka seçeneklere yönelmemelidir, çünkü çıkmaz yoldur, kör sokaktır, acıdır ve iyi değildir. Nedir bu “başka seçenekeler”? Kürtleri statüsüz bırakmak, eskiyi makyajlayarak yeni gibi sunmak, “bireysel hak” denen ama aslında uzun vadede yok etmeye dönük asimilasyonist ve de haince politiklarda ısrar etmek vb. uygulamalardır ki bu Kürtlerin “mevzubahis” etmeyi bile “zül” saydıkları durumlardır!. Türklerin seçmesi gereken iyi ve doğru yol, hak sahibi olacak olan Kürtlerle iyi komşuluk ilişkileri içinde yan yana yaşamayı tercih etmek ve bunu sağlayacak politikalar geliştirmek ve uygulamaktır.

Biz, Türklere, Türk devletine, hükümetine iyiyi seçmelerini iyilikle öneriyoruz. Iyiyi seçen iyiliği kazanır. Özellikle yeni anayasa çalışmalarının sürdürüldüğü bu dönemde bu çok daha yakıcı bir biçimde kendisini dayatıyor. Uzun vadeli bir “demokratik anayasa” yapmayı önüne koyan Türk yönetimi, “iyiyi tercih etme niyetini” bu süreçte ortaya koymalıdır. Niyetin pozitifliği, negatifliği işte bu pratikte görülecektir. “Yeni anayasa”yı hazırlama sürecine, meşruiyet içinde kendi coğrafyalarında, ülkelerinde yerel yönetimler kazanan, Ankara parlementosuna vekil gönderen ve politik bakımdan PKK öncülüğündeki ulusal kurtuluş hareketine yüksek oranda temsiliyet hakkı veren Kürtler’in aktif ve eşit hak sahibi bir taraf olarak dahil edilip edilmemesi, hayati derecede önemlidir, niyet göstergesidir. Şüphesiz “iyi” ve “niyet” kavramlarının definasyonu taraflara göre değişir ancak bir “makul ortalama”da buluşmak imkan dahilindedir. Yoksa “biz yeni bir elbise diktik, bize uyuyor, siz de giyin” mi denecek. Bu yaklaşım Kürtleri hala alternatifsiz görme gafletidir ki hiç tavsiye etmeyiz. Zira Kürtler “o halde siz buyrun, biz kendimize çok daha uygun elbiseyi dikebiliriz” diyebilecek durumdadırlar. Bu bakımdan anayasa hazırlama sürecindeki somut pratik yaklaşım belirleyici derecede önem arzediyor.
“Yeni Türkiye” amaçlanıyorsa, yenilikçi güçlerle birlikte hareket etmek zorunludur. Yenilikçi güçlerin başında da Kürtler geliyor. Kürtler makyajcı, dekoratif ve vitrinal “yenilik”lere manken ve figüran olmayacak kadar bilinçli ve örgütlüler. O nedenle Türk tarafı hesabını kitabını bu gerçeğe göre yapmalıdır. Yanlış hesap Bağdat’tan da, Şam’dan da, Tahran’dan da, Ankara’dan da döner. Kürtlerin olası bu yanlış hesapları bozma güç ve kapasitesi var.

Türk devleti tüm kurumlarıyla ve Türk halkı tüm kesimleriyle, bütün enerjilerini Kürtlerle iyi komşuluk ilişkilerini yaratacak çözümler için kullanmalıdırlar. Özellikle kamuoyu oluşturma gücü olan medya ve geniş bir yelpazede konumlanan aydınlar, üniversiteler “iyi komşuluk” önermesini hem özsel hem de kavramsal olarak benimsemeli, kullanmalı ve Türk toplumunun bunu içselleştirmesi için aydınlatıcı, bilinçlendirici faaaliyette bulunmalıdırlar. Ve bu çevreler artık şu “Türkler ve Kürtler içiçe geçmiş, kız alıp vermiş, et tırnak olmuş” gibi bayat tezleri terketmeli, bu komediye son vermeli, yeni sürecin gerektirdiği yeni dili yani Türkiye ve Kurdistan halklarının eşitliği ve kendi coğrafyalarında sahip olacakları yeni statü ile iyi komşuluk ilişkilerini yaratacak dili kullanmalıdırlar. “Iyi komşuluk”un somut anlamı kendi ayrı yurtlarına, ülkelerine sahip Türklerin ve Kürtlerin “öz yönetim” statüleri ile yanyana yaşamalarıdır.
Bugünün verili koşullarına uygun konjonktürel formül budur: Kürdistan statü sahibi olacak, Türkiye ve Kürdistan halkları iyi komşuluk ilişkileri içinde yan yana yaşayacak. Devamı diyalektik yasaların belirlediği ama bilinç ve sağlam örgütlenmenin kumanda ettiği demokratik evrimsel süreçle gelir. Halklar özgürlük ütopyalarına, ama erken ama geç, lakin mutlaka varırlar. Bu diyalektik doğru Kürtler için de geçerlidir ve gerçekleşecektir. Türk devleti, Türk hükümeti ve Türk halkı bu doğrunun hayat bulacağına kendini hazırlamalı ve alıştırmalıdır, alışmalıdır, alışacaklardır!.

RH

5 Nisan 2012