‘İki Said – bir Seyid’in acılı büyük yaşamı

Günümüzde, birileri çıkıp uzun bir yasaklamadan sonra, Türkiye’de yeni yeni gelişmeye başlayan ‘’Kürdoloji’nin Yalanları“nı yazmaya kalkışsa da, asıl büyük oyun Alevilik üzerinde oynanmaya çalışılıyor. Dünün solcuları Cemal Şener ve Rıza Zelyut’ları mı dersiniz, İlahiyatçı Hasan Onat’ları mı?

SAİD-İ KURDÎ VE KÜRT SORUNU – I

Osmanlıcılıktan, milliyetçiliğe, oradan Türk ırkçılığına evrilen resmi Türk tarih tezine göre, ‘’Türk Tarihi’’ topluma şöyle öğretilecektir:
‘’Türk tarihi, Türk milletine, dünya yüzünde insanlığın doğduğundan beri en asil ve yüksek insan tipini kendi ırkının temsil ettiğini, asırların yürüyüşünce beşeriyetin karanlık göklerinde müselsel medeniyet ufuklarının kendi ırkının zeka ve kabiliyet elleriyle açıldığını anlatır. Türk tarihi Türk milletine kendi ırkının askerlikte, idarede, siyasette olduğu kadar ilimde, fende, edebiyatta, resim, musiki, mimarlık, heykeltraşlık gibi sanatlarda dahi ne kadar eşsiz bir istidat ile yoğrulmuş olduğunu anlatır.

Türk tarihi, Türk milletine, dünyanın insan izi taşıyan her parçasında kendi ırkının zamanla silinmemiş ve silinmeyecek hakimiyet ve hars damgası basılı olduğunu, başka milletlerin tek nümunesiyle öğündükleri devletlerin en büyüklerinden çok daha büyüklerini yüzlerle kurmuş, her mana ve mahiyette şan şeref kaynaklarından kana kana içmiş, görgülü bir soydan geldiğini anlatır.

Fakat, Türk tarihi, Türk milletine, aynı zamanda kendi ırkının binlerce yıllık tecrübelerle vardığı manevi tekamül esaslarından ayrıldığı, bilhassa irfan ve medeniyetin yüksek ve temiz havalı yaylasından taasup ve cehaletin sıtmalı bataklığına indiği zamanlarda uğradığı belaların sertliğini, varlığına sarılan karanlıkların kolay yırtılmaz koyuluğunu anlatır.’’ (Bkz. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti: Türk Tarihinin Anahatları, 1930 ve Tarih-IV, 1932, s.258-259)

‘Düşman’la kuşatılan cumhuriyet

1930’dan itibaren öğretilen Türk tarihinin anahtar kitapçığından alınan bu ‘’ırkçı’’ tarih anlayışıyla hangi olguyu tarihsel ve toplumsal gerçekliğine uygun olarak irdeleyebilirsiniz?.. İşte, Şehmus Diken’in konumuzla çakışan şu isyanı böylesi bir tarih algısınadır:
‘’Kimilerine göre Şex Said bir İngiliz ajanıydı. Genç cumhuriyeti kaynağında boğmak ve hilafeti diriltmek isteyen Nakşibendi şeyhi bir ‘’İngiliz’’ tezgahçısı!
Said-i Kurdî (Nursi) ise ‘’mürteci’’ bir yobazdı, gericiydi!
Dersimli Seyid Rıza kaale bile alınmamalıydı. Çünkü etrafı düşmanla kuşatılmış ve rüştünü ispata gayret eden cumhuriyetin, yeminli düşmanlarının Alevi toplumunu kışkırtmaya soyunan bir cemaat dedesiydi!
Yalanlarla, riyalarla, sahtekarlıklar ve halk düşmanlıklarıyla bezeli resmi tarih’in yukardaki üç parağrafı üç Kürt şahsiyetine binaen epeyce yıllardır her defasında yeniden servis ediliyor. Servisin türleri farklı elbette. Kimi kez ‘bilim’ adına üniversite hocaları dile getiriyor. Kimi kez basın mensupları aracılığıyla. Kimi kez de tarihçiler ‘sol’dan, sağdan çarklı aydın ve siyasetçiler üzerinden.
Dayandıkları ve dayandırdıkları bir tek resmi tarih tezi var, o da şu: Kürd’ün ‘ihaneti’ ve Kürt liderlerinin ‘’modern cumhuriyeti alaşağı etmek için yabancı kışkırtmaların aleti’ olup cumhuriyete isyan etmeleri üzerine!(…)
Ne Şeyh Said’in, ne Said-i Kurdî (Nursi)’nin ne de Seyid Rıza’nın mezar yerlerini, ne aile fertleri, ne torunları ne de hiçbir Kürt bilmiyor. Bilmemeleri bir tarafa çeşitli ideolojiler adına iki Said’le bir Seyid’e ve diğer Kürt şahsiyetlerine sıkça saygısızlık da yapılıyor…’’ (Ş. Diken: İki Said, Bir Seyid; Ö.Politika, 28.6.2010)
Her zaman söylemişimdir; resmi tarihin yapıcıları açık planda ‘’red ve inkarcı’’, gizli planda ‘’itirafçı ve kabulcu’’dur. Özellikle, 1993 yılında yayımladığım ve haklarında dava açılan ‘’Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri’’ konulu ve 1994 yılında yayımladığım ‘’Kürdoloji Belgeleri’’ adlı büyük bölümüyle gizli belgelere dayalı çalışmalarımda, bunun yüzlerce örneğine yer vermiştim… Burada, sadece ‘’Cumhuriyet’’ konusunda vereceğim iki örnek bile bir fikir vermeye yetecektir.

Örneğin, önce Kuva-yı Milliye Komutanlığı, sonra Diyarbakır Milletvekili olan Diyarbekirli Hacı Şükrü Bey öncülüğünde, daha 1920 yılında bir ‘’Cumhuriyet’’ kurma girişiminde bulunulduğunu, bugün kaç kişi biliyor? (Bkz. Lütfi Arif: 1923 Senesinden Evvel Kurulmak İstenen Cumhuriyetler: Dün ve Bugün, Yakın Tarih Mecmuası, Sayı: 1, Kasım-1955).

Herşeyi Kemalizm’le başlatma alışkanlığı…

Peki, Kürt aydınlarının 20 Mayıs 1926’da Başbakan İsmet Paşa’nın şahsında Hükümet’e verdikleri Muhtıra- Mektup’taki şu ifadeler biliniyor mu?: ‘’Biz Kürtçüler, Kürtlüğün hayat ve bekasına suikast edilmemek şartıyla müthiş ve müfrit Cumhuriyet ve uygarlaşma taraftarıyız ve tam anlamıyla sapkınlık ve efsane kaynağı olan istibdatın ve zorbalığın aleyhtarıyız’’. (Bkz. M. Bayrak: Kürtler…, ve Şark Islahat Planı, Özge yay. Ank. 2009,s. 20)
Tabii, M. Kemal’i bir Milat olarak görüp, herşeyi Kemalizm’le başlatma alışkanlığında olan zihniyet; 1928 yılında üç ay gibi kısa bir süre içinde Latin alfabesini uygulamaya sokan anlayışın, binlerce yıllık bir bilim ve kültür dünyasına neler getirip, neler götürdüğünü anlamak bile istememektedir… Dahası, yüzlerce yıllık Osmanlı resmi arşivinin önemli bir bölümünün Bulgaristan’a ‘’kağıt çöp’’ olarak satılmasını da…
TRT’de çalıştığım yıllarda, Enver Paşa’nın kızı Türkan Sultan, Fransızca monitör olarak çalışıyordu. Almanca ve Rusça’dan Türkçeye birçok kitap çevirisi yapan ve o tarihlerde Yabancı Diller Şube Müdürü olarak çalışan arkadaşım Metin Alemdar, zaman zaman Türkan Hanım’ı kızdırmak için Atatürk’ten övgüyle söz ederdi. Türkan Hanım’ın ona cevabı belliydi: ‘’Metin Bey, herhalde sen Türk tarihinin M. Kemal’le başladığını sanıyorsun!..’’ Metin, iş olsun diye gerekçeler gösterse bile, Türkan Hanım dediğinden geri kalmaz ve haklı olarak ısrarla aynı görüşünü yinelerdi.

Mumcu ve Selçuk’a eleştirel cevaplar

Ulu-orta, cevabi yazı yazmak gibi bir alışkanlığım yoktur. Geçmişte, Kürdoloji alanında toputopuna üç-dört cevabi yazı yazmışımdır. Bunlardan biri, 1989’da tutukluyken bir yazıdizisi dolayısıyla Uğur Mumcu’ya, biri 1993 yılında İlhan Selçuk’a, biriyse 1994 yılında yine bir yazıdizisi dolayısıyla gazeteci Koray Düzgören’e gönderilmişti.
Uğur Mumcu’nun, Cumhuriyet gazetesinde haftalarca devam eden ‘’Şeyh Said Ayaklanması’’ konulu yazıdizisine sadece maddi yanlışlarını gösteren 15 sayfalık cevap yazmış ve o tarihlerde Hasan Cemal tarafından yönetilen gazeteye, yayımlanmak üzere göndermiştim. Sadece, dizideki maddi yanlışlarla yetinmiş, ideolojik eleştirilere bile girmemiştim. O dönemler, Cumhuriyet’te Alevilik’le ilgili diziler ‘’pehlivan tefrikası’’ gibi yayımlanırken, gönderdiğim cevap yayımlanmamıştı. İsmail Beşikçi ve Munzur Çem’in de ayrı-ayrı cevaplar gönderdiklerini ve onların da yayımlanmadığını sonradan öğrenecektim.

Önceden tanıştığımız Mumcu, ben cezaevinden çıktıktan sonra, bulunduğu tatil yerinden beni aramış; ekonomik nedenlerle gazetenin sayfa sayısını azaltmak zorunda kaldığını, bu nedenle cevabi-yazımın yayımlanamadığını, ancak kitap olarak yayımlandığında yazımdan yararlanacağını söylemişti. Gerçekten de, sonradan kitabın ismi bile ‘’Kürt- İslam Ayaklanması’’ olarak değiştirilmişti.

1991 yılında Deng dergisinin 13. sayısında yayımladığım bu yazıya, 1993 yılında yayımladığım ‘’Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri’’ konulu, alanının referans kitabında da yer vermiştim (s.429-445). (Kaynak kitap olma özelliğine; Prof.Dr. Martin van Bruinessen, Prof. Dr. H. Lukas- Kieser ve Prof. Dr. B. Oran da vurgu yaparlar.)
1993 yılı başlarında Mumcu, alçakça katledilmiş ve kitabı görememişti. Sözkonusu kitabı, bir hususa dikkatini çekerek uzun bir ithaf yazısıyla İlhan Selçuk’a göndermiştim.

Toplumsal gerçekliği kavramakta zorlanıyorlar

20’yi aşkın yıl önce Mumcu’nun ve Selçuk’un dikkatini çektiğim husus, tam da Şehmus Diken’in üstünde durduğu belirlemeydi. Şu eleştirel uyarıda bulunmuştum: ‘’Özellikle belirtmeliyim ki, Kemalist aydınlar resmi ideolojiyle fazlaca donandıkları için, bilimsel ve toplumsal gerçekliği kavramakta ve kabullenmekte zorlanıyorlar… Kuşkusuz en büyük eksiklikleri, düşünceyi temellendirememekten kaynaklanıyor. 1- Bu aydınların öncelikle saplantısı Batılıların Kürt sorunuyla ilgilenmesi dolayısıyladır. 2- Resmi ideoloji bağımlılarının ikinci önemli yanlışları, milliyetçilik hareketlerine yaklaşım biçimleridir. Toplumsal gelişmeleri salt Kemalist pencereden bakan, bu ideolojiyle fazlaca yoğrulmuş aydınlara göre, ‘Kürt sorunu eşittir emperyalist oyun’dur. Ayrıca bu aydınlar, milliyetçiliği yalnızca Türkler’e yakıştırmakta ve milliyetçilikten yalnızca (Türk milliyetçiliği)’ni anlamaktadırlar.’’ (Bkz. age )
Kitaptaki bu uzun hitaptan sonra, İlhan Selçuk Cumhuriyet gazetesindeki ‘’Pencere’’ köşesinde ‘’3’üncü Bin Yılın Eşiğinde Kürtçülük…’’ (Cum. 5 Kasım 1993) başlıklı bir yazı yazmıştı. Sözkonusu eserimde, Devletin resmi raportörü, eski Vali ve Mülkiye Başmüfettişi Ahmet Hasip Koylan’ın ‘’Kürt Milliyetçiliği’’ne ilişkin bir belirlemesine dikkat çekiyordum. Bu bölümde Koylan; gerek ünlü Kürt aydını Celadet Bedirxan’ın 1933’te Mustafa Kemal’e Gönderdiği Açık Mektup’tan, gerekse resmi/gizli raporda Koylan’ın ‘’Kürtler’de Milliyetçilik ve Bağımsızlık Akımları Ne Zaman, Nasıl Başladı ve Nasıl Gelişti?’’ başlıklı bölümdeki görüşlerinden yararlanarak;
‘’Kürtler’de vatanseverlik ve milliyetçilik tohumlarının daha 17. yüzyılın başlarında Ehmedê Xanî ile atıldığını’’ söylüyordum. Resmi raportör, ‘’Ehmedê Xanî’nin serptiği bu milliyet tohumlarının Kürt milletinin kuraklığı içinde mahvolduğunu’’ da vurguluyordu. Koylan, vatanseverlik bağlamındaki bu Kürt milliyetçiliğine kanıt olarak, Mem û Zin’in ‘’Derdimiz’’ bölümünü gösteriyordu ki, M. Emin Bozarslan bile 1969 yılındaki yayında bu bölümü sansürlemek zorunda kalmıştı. Bu durumdan ve Ferhad Şakeli’nin 1992’de Avrupa’da yayımladığı ‘’Ehmedê Xanî’nin Mem û Zin’inde Kürt Milliyetçiliği’’ kitabından habersiz olan Selçuk, düşünceyi temellendirmeye gerek görmeden, bizi ‘’Kürtçülük’’le suçluyordu. Bu suçlama üzerine ben de kendisine ‘’Mem û Zin’de Kürt Milliyetçiliği Dolayısıyla İlhan Selçuk’a Açık Mektup’’ başlıklı bir yazıyla cevap vermiştim (Bkz. Azadi gaz., Sayı:79, 14-20 Kasım 1993).

Asıl büyük oyun Alevilik üzerinde oynanıyor

Hiç unutmam, Baskın Oran birgün büroma geldiğinde büyük bir şaşkınlık içinde, ‘’Yahu Mehmet, sen somut kaynaklarını göstermesen, gerçekten insanın inanası gelmiyor’’ demişti.
Bunlardan sonra, Kürt diline ve kültürüne ilişkin cevabi olmaktan çok, tamamlayıcı bir yazıyı da 1994 yılında Hürriyet gazetesinde çalışan Koray Düzgören’e yollamıştım.

TRT’den ve Çağdaş Gazeteciler Derneği’nden arkadaşım olup, 12 Eylül Cuntası döneminde kurumdan birlikte uzaklaştırıldığımız Düzgören, o tarihlerde Hürriyet gazetesinde ‘’Kürt Dili ve Edebiyatı’’ konusunda bir yazı-dizisi yayımlıyordu. Ancak, 3. bölümden sonra dizinin yayını durdurulmuş ve Koray, gazeteden atılmıştı. İlk bölümler için hazırladığım tamamlayıcı yazıyı ise yine Azadi gazetesinde ve aynı yıl içinde yayımlanan Kürdoloji Belgeleri-1 adlı eserimde değerlendirmiştim.

Dizinin yayınının kesilmesinin ve Koray’ın gazeteden uzaklaştırılmasının nedenini ise; Koray’a Kürt Dili ile ilgili görüş bildiren, kızımın hocası ünlü dilbilimci Prof. Dr. Talat Tekin’in o tarihlerde asistanı, Prof. Dr. Mehmet Ölmez’den öğrenecektim. Meğer İttihadçılar’ın, Arnavut kökenli Milli Emniyetçi Naci İsmail Pelister’e ‘’Dr. Friç’’ adıyla yazdırıp 1918’de yayımladığı düzmece kitaptan buyana savunulan teze aykırı şeyler söylediği, daha doğrusu Kürtçe’nin bağımsız bir dil olduğunu söylediği için, yazı dizisine son verilmiş, Koray işten atılmış; İstanbul’dan Ankara’ya gelen iki dilci Prof. da Talat Hoca’yı Hacettepe Üniversitesi’ndeki odasında tehdit etmişler ve tabii Talat Hoca’dan da gerekli cevabı alıp İstanbul’un yolunu tutmuşlar…
Günümüzde, birileri çıkıp uzun bir yasaklamadan sonra, Türkiye’de yeni yeni gelişmeye başlayan ‘’Kürdoloji’nin Yalanları’’nı yazmaya kalkışsa da, asıl büyük oyun Alevilik üzerinde oynanmaya çalışılıyor. Dünün solcuları Cemal Şener ve Rıza Zelyut’ları mı dersiniz, İlahiyatçı Hasan Onat’ları mı? Kürdoloji alanındaki üstteki üç olaydan sonra, Alevilik bağlamında şimdiye kadar yazılarımla eleştirdiğim bu üç şahıstan Şener, genç sayılacak bir çağda ne yazık ki hayata veda etti. Resmi ideolojinin diğer kalemşörleri ile hempalarını ise izlemeye çalışıyorum…
Sanırım, bu noktada asıl konumuzu oluşturan Kürt dünyası içindeki Said-i Kurdî’ye yani ‘’hayatı inzivada, tımarhanede, hapishanede ve sürgünde geçen fikir ve mücadele adamı’’ Kürdizade Said’e, Molla Said’e, Bediüzzaman Said-i Nursi’ye geçebiliriz…

Satırbaşlarıyla Said-i Kurdî’nin yaşamı

Kimi yönleriyle Said-i Kurdî’ye benzetilen Musa Anter, anılarında şu ortak özelliklere dikkat çeker ‘’Ben ve

Said-i Nursi’’ başlıklı bölümde:

‘’Irken ve şeklen benzerliğimizi biliyorum. Hatta gözlerimizin birinin küçük, birinin büyük olduğunu söyleyerek bizi benzetenler de çoğunlukta. Uzun yaşama azmimizde de bir benzerlik vardır. O, 90’ını geçti, ben 76 ile onu kovalıyorum. Ya yakalarım, ya geçerim. Mala- mülke olan nefretimiz de aynı. O’na yüksek maaşlar, altınlar teklif edilmiş, almamış. Ben de öyle. Bana nice para ve makam teklif edildi; ben idealim için eziyeti, işkence ve hapisleri tercih ettim. O, mahkemelerde dobra dobra konuştu, ben de ona yaklaşmaya çalıştım.
O, Kürt ve Kürdistan dağlarının riya bilmez bir sembolü oldu. Deli sayıldı, tımarhaneye koyuldu. Ben de, 40 yıl halkımca bile ne davasında olduğum bilinmeden serseri sayıldım. O, İttihad- Terakki gibi bazı siyasi partiler tarafından aldatıldı, ben de Demokrat Parti’yi tuttum. Girmedim ama zaman zaman aldatıldım. O, hiçbir zaman ‘bölücü’ olmadı, ama hep Kürtçü oldu. Kürt halkının sefalet ve zilletten kurtulması için başını koydu. Övünmek gibi olmasın; ama ben de öyleyim.

Örfi İdare Mahkemesi Başkanı Şakir Paşa soruyor:

– Sen hangi Kürt aşiretindensin? Cevabı:

– Sen hangi Tatar aşiretindinsin? Ne lüzum var bunlara? Ben Kürdistan dağlarının çocuğuyum, insan ve müslümanım.
Bunları 1908’de söylüyor. Ben de 1991’de İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dedim ki:
– Sayın hakimler ben Kürtçüyüm ama Savcının dediği gibi bölücü değilim. Eğer ben Kürt asıllı olmasaydım yine 20 milyon Kürt insanının insan haklarının yok edilmesine karşı savaşırdım. Ama ben bölücü değilim. Aptal mıyım, Rumeli ve Anadolu’yu ve tüm denizleri Türkler’e vereyim ve 1400 yıldır Arap, Acem ve Türklerce talan edilen cahil bırakılan ülkeme çekileyim. Esas bölücü, 70 yıldır TC ve idaresidir.’’ (Bkz. Musa Anter Giderken, Mezopotamya Yay.1995).

Said-i Kurdî kadar yaşayamasa bile ardında onurlu bir miras bırakan Musa Anter’in buradaki anlatımları, bugün mezarı bile meçhul olan ancak 20. yüzyıl siyasal, dinsel ve kültürel yaşamına damgasını vuran bir ‘’efsanevi kişiliği’’ çok özlü biçimde anlatıyor. Ancak, biz yine de satırbaşlarıyla da olsa, onun yaşamından ilginç kesitlere özetle de olsa yarınki yazımızda gözatalım.

MEHMET BAYRAK